Connect with us

Genel

“TEİAŞ rüzgar santrallerinin önünü açma adına yapılması gereken her şeyi yapma çabası içerisinde”

Yayın tarihi:

-

 

Değerli okurlarımız TEİAŞ Planlama ve Stratejik Yönetim Dairesi Başkanı Sn. Ercüment Özdemirci ile içten bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi süreçlerden bahsetti ve sektörün daha iyiye gidebilmesi için önerilerini sundu.

 

Bizlere biraz kendinizden ve TEİAŞ’tan bahseder misiniz?

Önce kurumumdan bahsedeyim isterseniz, çünkü enerji sektörünün omurgası konumunda. Türkiye’de elektrik güç sisteminin işletilmesinden sorumluyuz. 53.000 km’nin üzerinde iletim hattına sahip. 400 kilovolt ve 154 kilovolt gerilim seviyesinde iletim hatları ve trafo merkezleri ile elektriğin kaliteli, güvenilir olarak tüm kullanıcılara, gerek tüketim yönünde, gerek üretim yönünde sunulması için görevli olan bir şirketiz.

 

Ben bu şirkette 1998 yılında göreve başladım. Gerek Yük Tevzi Dairesi’nde, gerek Planlama Dairesi’nde farklı kademelerde görev aldım. Son olarak Planlama Dairesi’nde Ar-Ge Müdürü olarak görev yapıyordum. Aralık 2014 tarihinden itibaren de Planlama ve Stratejik Yönetim Dairesi’nin Başkanlığını yürütüyorum. Dairemizin başlıca görevi Türkiye’deki elektrik sistemini planlamaktır. Özellikle son dönemde elektrik piyasasıyla birlikte, gerek yenilenebilir üretimde, gerek konvansiyonel santrallerde özel sektörün elektrik üretimine çok yoğun bir ilgisi var. Bunların sistem etütlerini yapıp, sistem bağlantı planlarını yapmak en temel görevlerimizden biridir. Bunun haricinde artan üretim ve tüketim doğrultusunda yeni trafo merkezlerini ve iletim hatlarının planlanması da yürüttüğümüz başlıca işler arasında.

 

 

Biliyorsunuz, hidrolik santraller ile başladı çalışmalarımız. Sonrasında rüzgar santralleri ile ilgili çalışmalar yoğunluk kazandı. Son dönemde de sektörün ilgi noktalarından biri güneş santralleri oldu.

 

24-30 Nisan 2015 tarihleri arasında EPDK’ya yapılan ön lisans başvurularının yarışma süreci hakkında bilgi verebilir misiniz? Ayrıca yeni bir kapasite mevcut. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Süreç lisans yönetmeliğinin öngördüğü kurallar çerçevesinde ilerliyor. Biliyorsunuz temel kurgu; öncelikle TEİAŞ tarafından kapasitelerin belirlenmesi, sonrasında bu kapasiteler çerçevesinde proje geliştirecek şirketlerin uygun sahaları tespit etmesi ve bu uygun sahalarda ölçümlerini yaptıktan sonra da EPDK’ya müracaat etmeleri.

 

Biz Kasım 2013 tarihinde kapasiteleri açıkladık. Sonrasında da herkes üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirdi. Nisan ayında da EPDK başvuruları aldı. Biz Nisan ayının son haftası gibi aynı zamanda yeni kapasiteleri yayınladık. Bu, sektör için son derece önemli. 3.000 megavatlık kapasite 2013 yılının Kasım ayında açıkladığımız kapasiteydi. Lisans yönetmeliği bize her yıl yeni kapasitelerin ilan edilmesi görevini vermiş. Bu görev çerçevesinde bu yıl Nisan ayı içerisinde ilave 2.000 megavatlık başvurular için yeni kapasite ilanında bulunduk. Bu da sektör için son derece önemlidir. Ben şundan dolayı önemli buluyorum: Sektörün bundan sonraki süreçte de lisans yönetmeliklerinin gereklilikleri çerçevesinde her yıl belirli orada kapasite ilan edileceğini görmesi mühim. Bu kadar yoğun ilginin olduğu bir sektörde şirketler yoğun bir rekabet içerisine giriyorlar ilave kapasite bu açıdan önemli.

 

Lisanssız rüzgar kapasitelerinde bir artış söz konusu olacak mı?

Lisanssız üretim, aslında daha çok güneş santralleri için uygun bir argüman. 1 megavata baktığımız zaman, güneş santralleri 50 megavat da kurulsa, aslında temelde panellerin birbiriyle irtibatlandırılması sonucu geliştirilebiliyor. Ama rüzgar santrallerinde bu geçerli değil. 1 megavatlık türbinler çok verimli olmayabiliyor.

 

Dolayısıyla başvurulara baktığımız zaman %90’ı güneş santrallerine ait. Rüzgar için çok yoğun bir ilgi yok çünkü yatırımcının lisanssız proje geliştirmesi şu anki mevzuat dahilinde çok kolay değil.

 

 

Peki sizin yatırımcılara önerileriniz var mı? Dikkat etmeleri gereken hususlar nelerdir?

Öneri deyince bizim aklımıza ilk etapta rüzgar ve güneş yarışmaları geliyor. Biliyorsunuz gerek rüzgar, gerek güneş yarışmalarında, yarışma sonuçlarında fizibilitesini kaybeden projeler ortaya çıkıyor. Daha önceki rüzgar yarışmaları biliyorsunuz ki kilovat saat başınaydı. 4 kuruşlar, 4.5 kuruşlar gibi yüksek rakamlar ortaya çıkmıştı. Şimdi yeni mevzuatta megavat başına bir bedel ortaya konuluyor. Güneş yarışmalarında megavat başına 3 Milyon’a yakın rakamlar ortaya çıktı. Bundan sonraki süreçte rüzgar yarışmalarında da benzer rakamların ortaya çıkması her ne kadar geliri elde eden bir kurum gibi görünsek de bizi TEİAŞ olarak sevindirmez. Çünkü biliyoruz ki bu kadar yüksek rakamların olduğu bir sektörde bu projeler artık yapılamaz hale gelebiliyor.

 

Müracaatları öncesinde mutlak suretle iyi ölçümler ve iyi analizler yapsınlar ve sonrasında da fizibıl projeleri fizibıl olmayan projeler hale getirebilecek bir yol izlemesinler. En büyük önerimiz bu.

Bundan sonraki süreçte de sistemin el verdiği ölçüde ilave kapasitelerin duyurulacağını, dolayısıyla sabırlı olup sağlam adımlar atmalarını öneririz.

 

TEİAŞ adına söylemek istediğiniz? Sizin eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Sektör son dönem gördü ki TEİAŞ rüzgar santrallerinin önünü açma adına yapılması gereken her şeyi yapma çabası içerisinde. Bundan sonraki süreçte de TEİAŞ’ın genel tavrı bu şekilde olacaktır. Fakat diğer taraftan da sistem güvenliğini, sistem işletmeciliğini tehlikeye atmadan, tüm sistem kullanıcılarına güvenli elektrik sunma prensibi de bugüne kadar olduğu gibi devam edecektir.

 

Şunu biliyoruz ki rüzgar santralleri kontrol edilemeyen bir üretim karakterine sahip. Bugün bizim 20 gigavatlık bir kurulu gücümüz olduğu takdirde aslında karşımızda 0.1 gigavatla 14.1 gigavat arasında değişen bir üretim kapasitesi olacak. Mevcut rüzgar enerjisi santrallerinin karakteristiği de bunu gösteriyor. Yani 14 gigavat üretirken bunun 100 megavatlar seviyesine düştüğü takdirde bunu başka kaynaklardan mutlak suretle karşılamak zorundasınız.

 

Diğer taraftan rüzgar tahmin sistemleri sistem için çok çok önemli. Ne kadar iyi tahmin sisteminiz varsa, ne kadar az hata ile tahmin ederseniz o kadar fazla rüzgar santralini güvenli olarak işletebilirsiniz. Rüzgar İzleme ve Tahmin Merkezi’nin görevi son derece önemli. Bu sistemlerin genişletilmesi, yaygınlaştırılması, varsa eksikliklerinin giderilmesi gerekiyor. Bunlar yapıldığı takdirde rüzgarın toplam sistemdeki oranını arttırmak mümkün olabilecek.

 

Şunu da eklemek isterim. Belli bir dönemde rüzgar başvuruları alınıyor. Onun dışındaki dönemde ise kabul edilmiyor. Böyle bir yapı çeşitli yığılmalara neden olabiliyor. Dünyadaki örneklere baktığımızda rüzgar santrali lisans başvuruları diğer konvansiyonel santrallerde olduğu gibi yılın tüm zamanında açık. Bu yapıya bizim de geçmemiz için mutlak suretle çalışmalar yapılması gerekiyor.

 

Projelerin özellikle TEİAŞ’a gelmeden önce belirli aşamaları geçmiş olması gerekiyor. Bizlere daha realize edilmiş projeler gelirse bu projelerin hayata geçirilmesi daha kolay olur. Örnek olarak biz doğalgaz santrali başvurularını bugün almayalım, diyelim ki Temmuz 2016’da bir hafta süreyle başvuruları alalım,  gerçek anlamda 20 GW başvuru olacaksa, 80 GW başvuru olur. Sanal başvurular da olur yani. Rüzgar santralleri projelerinin önündeki en büyük engel budur. Bunun da kurumlar ve sektör ile gerekli koordinasyon sağlanarak çözülmesi gerekiyor.

 

Hazırlayan

Murat ER

Yazı İşleri Müdürü

Editörin Chief

 

İNGİLİZCESİ;

“TEİAŞ is in the Struggle for Doing Anything Necessary in order to Pave the Way for the Wind Plants”

Dear readers, we have made an interview with Mr. Ercüment Özdemirci, the Head of the Department of TEİAŞ Planning and Strategic Management. He talked about the processes and offered his suggestion for the development of the industry.

 

Could you please tell us about yourself and TEİAŞ?

First I shall talk about my institution if you please, because it is in the position of a backbone for the energy industry. We are responsible for the operation of electrical power system. It has a transmission line above 53.000km. We are a company in charge of offering electricity for every user in a high-quality and reliable way both in terms of consumption and production through the transmission lines and substations of 400 kilovolts and 154 kilovolts.

 

I started to work in this company in 1998. I took charge in different levels from Load Dispatching to Planning Departments. Lastly I was working as the R&D Manager in the Planning Department. As of December 2014, I have been working as the Head of the Department of Planning and Strategic Management. The primary duty of our department is to plan the electricity system in Turkey. Particularly recently with the electricity market there is an intense interest by the private sector in electricity production in both the renewable production and conventional plants. Surveying the systems and planning the system connections are among our main duties. Apart from that, in line with the increasing production and consumption, planning of the new substations and transmission lines are among the duties that we fulfil.

 

You know, our works began with the hydroelectric power plants. Then works regarding wind power plans gained intensity. And recently one of the points of attention of the industry has become the solar plants.

 

Could you inform us on the competition process of the pre-licence applications received by EMRA between April 24 and 30, 2015? Besides, there is a new capacity available. What would you like to say about this?

The process progresses within the framework of the rules anticipated by the licencing regulation. You know, the basic construct is as follows; first the determination of the capacities by TEİAŞ, identification if the appropriate fields by the companies which will develop projects within the framework of these capacities and their application to EMRA  after carrying out measurements on those appropriate fields.

 

We announced the capacities in November 2013. Afterwards everybody did his part. In April EMRA received the applications. In the last week of April we published the new capacities at the same time. This is very important for the sector. The 3.000-megawatt capacity was the one we revealed in November 2013. The licencing regulation has assigned us the duty of announcing the new capacities. Within the framework of this duty we made announcements of new capacities for the additional 2.000-megawatt applications in April this year. This is also extremely important for the industry. I find this important because it is considerable for the sector to anticipate that in the following period capacities of certain rates will be announced every year within the framework of the obligations of licencing regulations. In such an industry that there is great attention the companies engage in an intense competition. This is why the additional capacity matters.

 

Will there be an increase in the unlicensed wind capacities?

Unlicensed production is in fact an argument more appropriate for the solar plants. Considering 1 megawatt, though the solar plants are installed in 50 megawatts, they in fact can be developed as a result of the contact of the panels with each other. However, this is not valid for the wind plants. The tribunes of 1 megawatt may not be so productive.

 

Therefore, when considering the applications, 90% of them belong to solar plants. There is no such interest in wind because within the current legislation it is not that easy for the investor to develop a project without licence.

 

Have you got any suggestions for the investors? What are the points to take into consideration?

What comes to our mind first while speaking of suggestions is the wind and solar competitions. You know that both in wind and solar competitions some projects losing their feasibilities as the result of the competitions are revealed. The previous wind competitions, you know, used to be per kilowatt/hour. High figures such as 4 kurus, 4.5 kurus came to the light. Now in the new legislation a price per megawatt is brought forward. In the solar competitions there were numbers close to 3 million. In the next period the appearance of similar numbers in wind competition, though we seem to be a company gaining income, it will not please us as TEİAŞ. Because we know that in a sector where there are such high numbers these projects may become impracticable.

 

Before the applications they should absolutely carry out good measurements and analyses and then should not follow a way that can make feasible projects unfeasible. This is our greatest suggestion.

 

From now on there will be additional capacity announcements so far as the system allows, so we suggest them to be patient and take firm steps.

 

Are there any words that you would like to say on behalf of TEİAŞ or to add?

The industry has witnessed recently that TEİAŞ is in the struggle for doing anything necessary in order to pave the way for the wind plants. In the following period the general attitude of TEİAŞ will be like that. But on the other hand, its principle of offering reliable electricity for all the system users without endangering the system safety and the system management will proceed in the same way as it has been up to the present day.

 

We know that wind plants have a production character which is incontrollable. In the event that we have an installed power of 20 gigawatt today, there will be a production capacity in front of us, which will vary between 0.1 and 14.1 gigawatt. This is what the characteristics of the existing wind power plants demonstrate. That is to say, in case that it falls down to the level of 100 megawatt while producing 14 gigawatt, you should definitely compensate this by another resource.

 

On the other hand, wind forecast systems are very important for the system. The better forecast system you have, the fewer mistakes you have in forecasting, the more wind plants you can operate in a safe way. The duty of Wind Monitoring and Forecast Centre is of vital importance. These systems need to be extended, spread and their deficiencies, if any, should be corrected. If these are fulfilled, it will be possible to increase the rate of the wind within the total system.

 

I would like to add this too: Wind applications are received in a certain period. They are not accepted except for this duration. Such a structure may cause various accumulations. When we consider the examples across the world, the licence applications for wind plants are open any time during the year as in the other conventional plants. For us to shift to that kind of structure some works should absolutely be carried out.

 

The projects need to go through certain phases particularly before arriving TEİAŞ. If we receive more realized projects, it will be easier for those projects to be put into practice. For example, let us not receive the applications for natural gas plants today, instead accept them during a week in July 2016. If it is supposed to be 20-GW applications, it will increase up to 80-GW. There will also be electronic applications in other words. I think this is the greatest obstacle for the wind plant projects. This should be resolved by providing the required coordination between the institutions and the industry.

Genel

TÜREB VE SHURA’nın hazırladığı ‘Deniz Üstü Rüzgar Enerjisi Raporu’ panelde tanıtıldı

Yayın tarihi:

-

Yazar

Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği ve SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi iş birliğinde hazırlanan “Deniz Üstü Rüzgar İhaleleri: Küresel Eğilimler ve Türkiye için Öneriler” başlıklı rapor TÜREB tarafından İzmir’de düzenlenen özel bir panelle tanıtıldı. Raporla ilgili detaylı bilgilerin SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nden Enerji Analisti Ahmet Acar tarafından aktarıldığı programın açılış konuşmalarını SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Direktörü Alkım Bağ Güllü ve TÜREB Başkanı İbrahim Erden yaptı. Program kapsamında düzenlenen panelin moderatörlüğünü TÜREB Deniz Üstü Rüzgardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Ufuk Yaman üstlenirken İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) Yatırım Destek Ofisi Koordinatörü Hülya Ulusoy, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rüzgar Enerjisi Meteorolojisi ve Çevresel Uygulama ve Araştırma Merkezi (İYTE RÜZMER) Müdürü Doç. Dr. Ferhat Bingöl ve WindEurope Politikalar Direktörü Pierre Tardieu panelistler arasında yer aldı.

İklim değişikliğiyle mücadele sürecinde, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin, karasal olduğu deniz üstü rüzgarlarından da maksimum derecede yararlanması gerektiğinin tartışılmaz olduğunu söyleyen TÜREB Başkanı İbrahim Erden, TÜREB bünyesinde deniz üstü rüzgardan sorumlu bir başkan yardımcılığı pozisyonunun yanı sıra bu konuda özel bir çalışma grubu oluşturulduğunu belirtti. TÜREB olarak bir numaralı önceliklerinin yatırım sorunlarını çözmek ve karadaki projelerin hızlı bir şekilde yatırıma dönmesi olduğunu belirten Erden konuşmasında şunları da kaydetti: “Biz TÜREB olarak deniz üstü rüzgar konusunu, limanlarımızın ve gemi üretim sanayimizin deniz üstü rüzgar faaliyetlerine uyarlanmasından tutun da deniz altında kullanılabilecek nitelikte kablo üretimi yapabilecek yerli sanayimizin oluşturulmasına; bu alanda uluslararası regülasyonlarla uyumlu yasal düzenlemelere katkı sağlamaktan yine bu alanda çalışabilecek nitelikte iş gücü yetiştirilebilmesine kadar çok geniş bir çerçevede ele almaya kararlıyız. Bu kararlılığımız dolayısıyla, ‘Rüzgarda Seferberlik Yılı’ ilan ettiğimiz 2024’te deniz üstü rüzgar için faaliyetlerimizi de maksimum ölçüde yoğunlaştıracağız. İnanıyoruz ki deniz üstü rüzgar enerjisi bu noktadan sonra artık çok büyük bir hızla hayatımıza girecek ve biz belki de ilk ulusal hedefimiz olan 2035’e kadar 5 GW deniz üstü rüzgar kurulu gücünün de üstüne çıkacağız. Bunu da bu alanda özellikle güçlenmiş kendi yerli sanayimizle, kendi yetişmiş iş gücümüzle ve tabii ki kendi kaynağımızla yapacağız.”

Bir diğer açılış konuşmacısı olan ve deniz üstü rüzgar enerjisinin büyük ölçekli temiz üretme potansiyeli ile son yıllarda küresel yenilenebilir enerji sahnesinde önemli rol oynadığını belirten SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Direktörü Alkım Bağ Güllü ise, Türkiye’nin Akdeniz, Karadeniz ve Ege Denizi boyunca stratejik bir konumda olması, sahip olduğu geniş kıyı şeritleri ve uygun rüzgar koşulları, dinamik özel sektörü ve yatırım iştahının Türkiye’nin deniz üstü enerji kaynaklarına erişiminde önemli fırsatlar sunduğunu söyledi. Deniz üstü rüzgar santrallerinin karasal santrallere göre hem daha maliyetli hem de teknik olarak daha karmaşık olduğunu kaydeden Alkım Bağ Güllü, bu nedenle düzenlenecek yarışmalar kapsamında yatırımcıların teknik ve finansal yeterliliğinin doğru bir şekilde değerlendirilmesinin çok önemli olduğunu vurguladı. Bunların yanı sıra projelerin iyi geliştirilip geliştirilmediğinin tetkiki, projenin çevresel ve sosyal etkilerinin analizi, cezaların etkin biçimde uygun olup olmadığı gibi diğer etkenlerin de ihale tasarımında önemli olduğuna dikkat çeken Alkım Bağ Güllü, hedeflerinin bu çalışma vasıtasıyla Türkiye’de deniz üstü rüzgar enerjisi YEKA mekanizması için etkili bir yarışma sistemi tasarlanmasına katkı sağlamak olduğunu belirtti.

TÜREB Deniz Üstü Rüzgar Enerjisinden Sorumlu Başkan Yardımcısı Ufuk Yaman “TÜREB olarak, Türkiye’nin deniz üst rüzgar enerjisi potansiyeli konusundaki farkındalığını artırmak ve bu konuda Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yürütülen çalışmalara destek olmak amacını taşıyoruz ve bu yönde faaliyetler yürütüyoruz” derken SHURA ile birlikte hazırladıkları “Deniz Üstü Rüzgar İhaleleri: Küresel Eğilimler ve Türkiye için Öneriler” başlıklı raporun bu çabaların ürünü olduğunun altını çizdi.

 

Raporla ilgili detaylı bilgileri aktaran SHURA Araştırma Merkezi Koordinatörü Ahmet Acar, teknik ve idari ölçümlerin yeterli olmaması, kur ve enflasyon riski, finansmana erişim ve cezaların etkin şekilde uygulanmamasının Türkiye’de bu alandaki olası riskler olduğunu belirterek rapor çerçevesinde bir dizi öneride bulunduklarını belirtti.

 

Acar bu önerilerin bir kısmını:

• Gerçekçi teklif için gereken kapsamlı met-ocean analizlerinin yapılması ve aday taraflarla paylaşılması
• Adaylarda teknik ve finansal yeterlilik şartının yerine getirilmesi
• Farklı coğrafi koşullara uygun ihale yaklaşımı seçilmesi
• Enerji tedarik anlaşmalarının süresinin uzun ve istikrarlı olması (15-20 yıl)
• İzin süreçlerinin netleştirilmesi ve kısaltılması
• Cezai yaptırımların dikkatle tasarlanması ve etkin uygulanması
• İhale takviminin belirlenmesi
• Şebekeye erişimin kolaylaştırılması
• Yatırımcılara yeterli teklif hazırlama süresi verilmesi
• Şeffaflık ve rekabetçilik için açık ihale yaklaşımı
• Yerli aksam zorunluluğu durumunda yabancı yatırımcıyı Türkiye’ye çekebilecek şekilde düzenleme yapılması olarak sıraladı.

“Deniz üstü rüzgar için uzmanlaşmayı bölgelere indiren bir destek mekanizmasına ihtiyaç var”

Toplantı panelistlerinden İZKA Yatırım Destek Ofisi Koordinatörü Hülya Ulusoy deniz üstü rüzgar enerjisi sektörünün, girişimcilerin, Ulaştırma, Sanayi ve Enerji Bakanlıklarının, akademinin ve bütün bir tedarik zincirinin dönüşüp gelişmesini gerektiren bir sektör olduğunu belirtti. Ulusoy, bu nedenle konunun bütün bakanlıkların, enstitülerin ve teşvik veren ara kuruluşların tümleşik bir bakış açısıyla sektörün ihtiyaçlarını bir araya getiren bir teşvik mekanizması oluşturması gerektiğini kaydetti. Deniz üstü rüzgar sektörünün Türkiye için çok önemli olduğunu ve burada en fazla stratejik öneme sahip olan konunun limanlar olduğunu dile getiren Hülya Ulusoy, limanlarla ilgili de şunları söyledi: “Kurulum, bakım ve üretim limanlarının oluşması, liman altyapılarının geliştirilmesi gerekiyor. Bu konuda birçok çalışma var ve biz de Çandarlı Limanı’nı geliştirmeye yönelik çalışıyoruz. Limanların arka alanlarının da ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Çandarlı’nın bu noktada çok önemli bir görev üstleneceğini düşünüyoruz. YEKDEM ve YEKA mekanizmaları karasal rüzgarı oldukça destekledi fakat burada farklı bir mekanizmaya ihtiyaç var. Biraz daha yerele inen, bölgelerin yeteneklerine göre uzmanlaşan, özelleşen bir teşvik sistemi lazım.”

Panele çevrimiçi olarak katılan ve Avrupa’da enerji ihtiyacının yüzde 19’unun rüzgardan karşılandığını ve bunun da 300 bin kişilik istihdama tekabül ettiğini söyleyen WindEurope Politikalar Direktörü Pierre Tardieu, “En iyi politika ülkenin koşullarını dikkate alan politikadır” tespitinde bulunurken, 2 kat büyüyecek bir pazar ve enerji ihtiyacının yüzde 50’sinin rüzgardan karşılanacağı bir gelecek hayal ettiklerini belirtti. Tardieu, TÜREB ve SHURA’nın hazırladığı Deniz Üstü Rüzgar Enerjisi Raporu’na atıfta bulunarak “Önemli olan yatırımcıları çekmek için rekabet etmek isteyecekleri koşulları yaratmaktır. Yeterli sayıda oyuncunun rekabet etmesi ve toplum için önemli projeler ortaya koyması için ortam sağlanıyor ancak bir rakip havuzuna sahip olmak için projelerin ekonomik olarak uygulanabiliyor olması gerekir. Böylece risk aldıkları, deniz üstü projeleri oluşturmaları ve nihayetinde yeşil enerji üretmeleri için bir teşvik ortamı sağlanır” ifadelerini kullandı.

Panele çevrimiçi katılan bir diğer isim olan İYTE RÜZMER Müdürü Doç. Dr. Ferhat Bingöl de hazırlanan rapordaki birçok konuda hazırlayan uzmanlarla hemfikir olduklarını ve bu belgeyi bir yol hartası olarak kullanmayı düşündüklerini söyledi. Doç. Dr. Ferhat Bingöl’ün konuşmasından satır başları da şöyle: “Raporda anlatıldığı gibi meteorolojik ölçümlerin çok önemli olduğuna inanıyoruz ve 3 senelik planlamamız sırasında buna hazırlık yaptık. Uzun mesafe ölçümler ve uydudan alınan verilerle analizler yapabiliyoruz. Türkiye’nin bütün denizlerinde teknik konularda çalışmak istiyoruz. İnsan kaynağı konusuna gelirsek rüzgar enerjisi konusunda Türkiye’de büyük bir insan kaynağı açığı var çünkü sektör çok hızlı ve çok profesyonel büyüdü. Doğal olarak bazı konularda yetişmiş elemana ihtiyaç var. Sektör şu ana kadar farklı disiplinlerden aldığı öğrencileri yetiştirerek kapatmaya çalışıyordu. Biz 10 senedir bu multidisipliner çalışmaları yapabilecek mühendisler yetiştirmeye çalışıyoruz ve yüksek lisans mezunlarımızın tamamı şu anda rüzgar sektöründe çalışıyor. Lisans programımız da 4 yıl önce başladı ve bu yıl ilk mezunlarımızı vereceğiz. Onların da sektörde yer alacaklarını düşünüyoruz.”

Devamını oku

Genel

Türkiye’nin en büyük RES’ine entegre edilecek ilk enerji depolama sistemi için imzalar atıldı

Yayın tarihi:

-

Yazar

Partner EGS ve Polat Enerji, Soma RES projesinde kullanılacak ve birçok açıdan ilk olacak enerji depolama sistemi için imzaları attı.

Partner EGS ve Polat Enerji, Soma RES projesinde kullanılmak üzere 4MW-4MWh kapasiteli enerji depolama sistemi anlaşmasını imzaladı. 29 Aralık Cuma günü gerçekleştirilen imza töreninde, Partner EGS CEO’su Dr. Alper Terciyanlı, Polat Enerji Yönetim Kurulu Üyesi Neşet Özgür Cireli, Soma Enerji Yönetim Kurulu Üyesi Aslı Kehale Altunyuva hazır bulundu. Türkiye’nin en büyük rüzgar enerjisi santralı projesi Soma RES’e entegre edilecek enerji depolama sistemi, şebeke esnekliğine katkıda bulunurken dengesizlik maliyetinin azaltılmasını sağlayacak. Bir enerji depolama sisteminin lisanslı bir rüzgar enerjisi santraline entegre edileceği ilk uygulama olacak olan projede enerji depolama sistemleri Partner EGS’nin çözüm ortağı olan Huawei tarafından tedarik edilecek.

Partner EGS sektörde öncü olmaya devam edecek

Partner EGS CEO’su Dr. Alper Terciyanlı, imza töreninde yaptığı konuşmada, “Global anlamda birçok yeniliğe imza atan güçlü çözüm ortağımız Huawei ile birlikte Türkiye enerji sektöründe ilk uygulamaları gerçekleştirmekten dolayı oldukça mutluyuz. Huawei tarafından temin edilen donanımlara, Partner EGS’nin yerli yazılım ve mühendislik çözümlerinin entegre edilmesiyle, piyasa ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayan rekabetçi ve üstün özellikte enerji depolama sistemlerini yenilenebilir enerji yatırımcılarımıza sunmaktayız. Burada üstlendiğimiz öncü rol ile sektörün gelişimine de önemli katkılar sağlayacağımıza inanıyor; bu süreçte bizleri tercih eden tüm paydaşlarımıza da güvenleri ve destekleri için tekrar teşekkür ediyoruz“ dedi.

Polat Enerji teknolojiye ve yeniliklere yatırım yapmaya devam edecek

Türkiye’nin rüzgar kurulu gücü bakımından en büyük şirketi ve en büyük RES işletmecisi olduklarına dikkat çeken Polat Enerji Yönetim Kurulu Üyesi Neşet Özgür Cireli ise “Sektörde bugüne kadar birçok ilke imza atmanın gururunu yaşıyoruz. Bugün yine bir ilki gerçekleştirmek üzere bir araya geldik. Ülkemizin ilk şebeke ölçekli depolama sistemini Türkiye’nin en büyük rüzgar santrali Soma RES’te devreye alacağız. Attığımız imzalar aynı zamanda, Türkiye’nin ilk depolamalı RES’ini hayata geçirme kararlılığımızın da göstergesi. Teknolojiye yatırım yapmaya, yenilik ve ilklere imza atmaya devam edeceğiz” açıklamasını yaptı.

Polat Enerji’nin 20 yılı aşkın süredir yenilenebilir enerji alanında faaliyet gösterdiğini belirten Neşet Özgür Cireli, “Kurduğumuz rüzgar ve güneş enerjisi santralleriyle yılda yaklaşık 2 milyar kWh elektrik üretiyoruz. Böylece 50 milyon ağaç dikimine eşdeğer yılda ortalama 1,25 milyon ton sera gazı emisyonunu azaltıyor, yaklaşık 610 bin kişinin elektrik enerjisi tüketimini karşılıyoruz” ifadelerini kullandı.

Devamını oku

Genel

“Deniz üstü RES’ler hem elektrik hem yeşil hidrojen üretmeli”

Yayın tarihi:

-

Yazar

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin 75 bin MW kurulu güç potansiyeli olduğu Deniz üstü Rüzgar Enerjisi Santralleri’nde (DRES) teknik çalışmalar 2024 yılında başlıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından açıklanan Ulusal Enerji Planı’nda DRES’ler için 2035 yılına kadar 5 bin MW kurulu güç hedeflenirken, Türkiye’nin bu alandaki stratejisinin sadece elektrik değil yeşil hidrojen de üretecek şekilde kurgulanması gerektiği belirtiliyor.

Türkiye çok yüksek potansiyele sahip

Türkiye’de hidrojen teknolojileri alanında çalışan en köklü şirketler arasında yer alan TEKSİS İleri Teknolojiler’in Genel Müdürü Hüseyin Devrim; İngiltere, Hollanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde uzun yıllardır üzerinde çalışılan teknoloji ile DRES’lerden üretilecek elektriğin yeşil hidrojen üretiminde kullanılmaya başlandığını hatırlattı. Bu teknolojilerin karbon emisyonlarının azaltılmasına ve karbondan arındırılmış ekonomilere geçiş çabalarına önemli katkıda bulunduğunu hatırlatan Devrim, “Dünyanın ilk offshore yeşil hidrojen tesisi bu yıl Fransa’da devreye alındı. DRES’lere hidrojen elektrolizörleri yerleştirmekle, fosil kaynak kullanmadan hidrojen üretebilmek mümkün. Bir yarımada ülkesi olan Türkiye, çok yüksek potansiyele sahip olduğu DRES’leri kurgularken, mutlaka yeşil hidrojen üretimini de önceliğine almalı. Bu şekilde bir taşla iki kuş vurabilir ve ulusal hedeflerine çok daha hızlı ulaşabilir” dedi.

Türkiye’nin dünya üzerinde yeşil hidrojeni en verimli ve büyük ölçekte üretebilecek ülkeler arasında başı çektiğini vurgulayan TEKSİS Genel Müdürü Hüseyin Devrim, birincil enerji kaynaklarında yüzde 70 oranında dışa bağımlı olan Türkiye’nin enerji ihracatçısı ülke konumuna ulaşabilmesindeki tek anahtarın yeşil hidrojende olduğuna dikkat çekti.

Hüseyin Devrim, şu değerlendirmeyi yaptı:

Türk şirketleri bu entegrasyonu başarabilir

“Ülkemizde deniz üstü RES’ler ile ilgili yenilenebilir kaynak alanları çalışması bu yılın tamamlandı ve Bandırma, Bozcaada, Gelibolu ve Karabiga açıklarında toplam 1900 kilometrekare deniz alanı DRES’ler için tahsis edildi. YEKA kapsamında inşa edilecek santraller için taban fiyat 6,75 dolar/cent, tavan fiyat 8,25 dolar/cent, alım garanti süresi ise 10 yıl, yerli katkı uygulama süresi 5 yıl olarak belirlendi. Ulusal hedef olarak belirlediğimiz 5 bin MW, potansiyelimizin on beşte birine karşılık geliyor. Bugün itibarıyla dünyada devrede olan DRES kurulu gücü 70 bin MW’ın üzerinde. Buna karşılık Avrupa ülkeleri 2030’a kadar kurulu güçlerini 160 bin MW’a, İngiltere 30 bin MW’a, ABD 70 bin MW’a, Çin ise 100 bin MW’a çıkarmayı ulusal hedef olarak dünyaya ilan etmiş durumda. Bu büyük hedefler dikkate alındığında Türkiye’nin hedef kurulu gücünün çok yetersiz olduğunu söylememiz mümkün olabiliyor. Bu tesislerin Yeşil Hidrojen ile entegre edilmesi durumunda çok daha yüksek seviyede katma değer üretebiliriz. TEKSİS olarak ülkemizin yerli elektrolizör üretiminde paydaş olarak hazır olduğumuzu pek çok ifade etmiştik. Türk şirketleri olarak DRES-Yeşil Hidrojen entegrasyonunu herhangi bir ülkeye bağımlı olmadan gerçekleştirebilecek insan kaynağına ve teknolojik birikime sahibiz.”

“Güney Marmara Hidrojen Kıyısı Projesi ile DRES-Yeşil hidrojen entegrasyonu mümkün”

TEKSİS Genel Müdürü Hüseyin Devrim, Türkiye’nin ilk deniz üstü RES YEKA alanları arasında Marmara Denizi’nde Karabiga açıklarının belirlenmesi ile Bandırma-Biga hattına kazandırılması düşünülen ‘Güney Marmara Yeşil Endüstri Bölgesi’nin deniz üstü RES- Yeşil hidrojen entegrasyonu artıran önemli bir adım olacağını belirtti.

Koordinatörlüğünü Güney Marmara Kalkınma Ajansı’nın (GMKA) üstlendiği Türkiye’nin ilk yeşil hidrojen üretimi projesi olan Güney Marmara Hidrojen Kıyısı (South Marmara Hydrogen Shore – HYSouthMarmara) Projesi’nin bölgeyi bir yeşil hidrojen üretim üssü noktasına taşıyabileceğine dikkat çeken Hüseyin Devrim, “Türkiye’nin elinde muhteşem bir potansiyel var. Türkiye gibi derin denizlere sahip ülkelerde sayıları hızla artan yüzer temelli DRES’ler ile Ege, Akdeniz ve Karadeniz havzasında hem yeşil hidrojen hem deniz üstü RES hem de bu santrallerin ekipman üretiminde üretim merkezi olmamamız hiçbir neden yok. Ancak bunun için sihirli sözcüklerimiz doğru planlama, doğru yer seçimi ve doğru destek politikaları olmalı” dedi.

Devamını oku

Trendler